18 Eylül 2013 Çarşamba

ESKİ TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM


Eski Türklerde eğitim ile ifade ettiğimiz sürecin başlangıcı olarak Hun Devleti’nde eğitime değinecek olursak; Hun Devleti’nin tarihte göstermiş olduğu siyasi ve askeri başarılar iyi bir askerlik ve savaş eğitimi gördüklerini göstermektedir. Bu dönemde özellikle askerlik eğitimine çok önem verilmiştir. Hunlar, çocuklarının iyi bir asker olarak yetişmesine önem verirlerdi. Çünkü ilk Türk devletlerinde halk ile ordu düzeni birbiri ile ilişkili idi. Bu durum ordu-millet kavramı ile ifade edilmiştir. Doğum, ad verme günleri törenlerle kutlanırdı. Çocuklar daha küçükken at niyetiyle koyunlara biner, kuş ve fareleri okla vurmaya çalışır, ava götürürlerdi. Onların biraz büyüyünce ata binmeleri de yine törenlerle kutlanır, o gün çocuğa at teslim edilir, at yarışları yapılırdı.

Hun Devletlerinde hayat şartları gereği gerekli olan mesleki eğitime de önem verildiği görülmektedir. Özelliklede usta-çırak ilişkisi içinde bazı becerilerin kazandırıldığı görülmektedir. Bu mesleki eğitimin yaygın bir şekilde uygulanması sonucu olarak da kürk, halı, madenî eşya ve silah yapımında, el zanaatları, altını ve demiri işleme konusunda başarılı oldukları görülmektedir.

Hunların okuryazar olması ile ilgili elimizde bazı veriler bulunmaktadır. Buna bir örnek verecek olursak; Asya Hun Hakanı Mete M.Ö. 176’da Çin İmparatoruna bir mektup göndermiştir. Gönderdiği bu mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askeri zaferlerini önce “Gök Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmiştir. Başka bir örneğe daha bakacak olursak; bir Hun ileri geleninin Hunca adı yazılı bulunan bir eşyasının bulunmuş olmasıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, Çin kaynaklarının IV-V. yüzyılda Çin’de kurulan ve Güney Hunlarının devamı olan dört Hun devletiyle (Han veya İlk Chao (304-329), Sonraki Chao (319-352) Hsia (407-431) ve Kuzey Liang (397-439) adlı devletler) ilgili verdiği bilgilerde Hunların yazıya geçmiş olduklarına dair ipuçları bulunduğu belirtilmektedir. Çin topraklarını ele geçirir geçirmez kendilerini Çin’in yeni hakimleri ilan eden bu Hun devletlerinin imparatorları, devletlerinin kısa ömürlerine rağmen olağanüstü saraylar, binalar, köprüler yaptırmış, yeni kanunlar çıkarmış ve en önemlisi eğitime birinci planda yer vermişlerdir. Ayrıca bu devletlerin liderleri çeşitli sebeplerle yazıtlar diktirmiş oldukları ancak daha da önemlisi bu devletlerin bazıları kanunname, bazıları ise kendi tarihlerini de kapsayan çeşitli kitaplar yazdırdıkları ortaya konulmaktadır. Zaman içerisinde Hindistan ve Orta Asya yoluyla Çin’e gelen Budizmi kabul eden Hunlar kutsal Budist metinlerinin tercüme edilmesinde çok büyük rol oynamışlardır. 

Hun Devletindeki eğitim durumunun birçok yönden Köktürk Devleti’nde de devam ettiğini görmekteyiz. Bunda Köktürkler ile Hunların hayat tarzlarının birçok yönden benzer olmasının etkisi büyüktür. Hunlarda olduğu gibi Köktürklerde de törenin ve geleneklerin eğitimde yeri büyüktür. Bu yazılı olmayan eğitim ilkeleri ile kişinin geleneklere uyum sağlayabilmesi amaçlanmaktaydı. Bu devamlılığın yanında Köktürklerle ilgili elimizde daha fazla bilgiler bulunmaktadır. İlk Türk Devletlerinden olan Köktürk Devleti dönemi birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da bir dönüm noktasıdır. Hunlara göre Köktürklerin 38 harfli gelişmiş bir alfabelerinin olması, yazılı eserler bırakmaları bu dönüm noktasını ortaya koyan farklılıklardır. Köktürk dönemi Türk tarihinin kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olmak bakımından da bir dönüm noktasıdır. Bu farklılıklardan dolayı Köktürklerin yazı konusunda örgün bir eğitim yaptıkları sonucuna -kesin olmamakla beraber- ulaşabiliriz. 
Kültür tarihçileri tarihte ilk Türk ismini kullanan Köktürk Devletine ait olan Köktürk anıtlarını, bir kültürün gelişmişlik alâmeti saymışlardır. Köktürklerin bu abideleri kendi alfabeleriyle yazmalarının ayrı bir önemi de bulunmaktadır. 

Bugüne kadar Türklerde yazı konusunda birçok çalışmalar yapılmış olmasına rağmen elimizde olan şüphesiz en önemli veri Orhun Anıtları’dır. Bu yazılanlardan önemli bazı şeyler öğrenebiliyoruz. Anıtlara yazılan yazılarda kuvvetli bir ulusal eğitimin varlığı dikkat çekmektedir. 

Köktürk anıtlarının en büyük göstergesi bir kültür birikiminin yansıması olmasıdır. Böyle bir birikim ancak eğitim yolu ile bu derece önem kazanmış olsa gerektir. Bu durumu yansıtan birkaç örnek değerlendirmeye yer verelim:
Arkeolog Sprengling Tonyukuk Kitabesini şu şekilde değerlendirmektedir: “Avrupalı dillerinde, Yunanca, Latince, Mısırca, Babil, Hitit, Elâm dillerinde, Sinâ dilinde, İbranî, Fenike, Arâmî, Nebatî, Falmîra, Süryanî Dillerinde, Güney ve Kuzey Arap Dillerinde, Eski Frasça, Pehlevî ve Modern Farsça’da, kitabeler gördüm. Tonyukuk kitâbesi düzeyinde bir yapıta, bir sanatsal inceliğe, böylesi açık ve güzel ifade edilmiş cümlelere bir başka yerde daha rastlamadım”. 

Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN Köktürk anıtları ile ilgili genel şu tespitlerde bulunmuştur: “Bu anıtlar her şeyden önce bizim dil anıtlarımızdır. İçinde tarihimiz var, içinde edebiyatımız var, içinde dinî anlayışımız var, sosyal anlayışımız var, devlet anlayışımız var, kültürümüze ait parçalat var; ama her şeyden önce onlar bizim dil anıtlarımız. Bugün bütün Türk lehçelerinin, Türk yazı dillerinin ikisi hariç, hepsinin kökü, atası Köktürk anıtlarına dayanıyor. Pek çok milletin ilk yazılı metinleri, ilk yazılı belgeleri birkaç satırdır, belki yarım sayfadır. Macarların altı satırlık bir metni üzerinde ciltlerce kitaplar yazılmıştır. İlk Macarca metin altı satırlıktır.”. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ ise bu konuyla ilgili olarak: “Almancanın en eski yazılı metinleri Merseburg büyü tekerlemeleri denen M.S. 750’lerden sonraya ait iki küçük metindir. İngilizcenin ilk yazılı belgeleri de M.S. 750’lerden sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. Fransızcanın en eski yazılı belgesi, M.S. 842 tarihli Les Serments de Strasbourg (Strasbourg adları) dır ve küçük bir siyasî antlaşmadır.” Bunun yanında ise 730’larda yazılan önemli konularda bilgi veren Köktürk anıtları ise binlerce kelimeden oluşmaktadır.

Hiç şüphesiz Köktürk Devleti döneminde yazılan Köktür Anıtları, Türklerin anıtlar üzerine yazılar yazmasının ilk yazılı örneği değildi. Köktürk Anıtlarından öncede Türkçenin ilk yazılı kanıtları olmuştur. Örneğin 581 yılına ait ve I. Türk Kağanlığı’nın resmi kitabesi olan, üstelik Soğd diliyle ve Soğd harfleriyle yazılmış, yanında Brahmi harfleriyle Sanskritçe metin de yeralan, ama Türkçe olmayan bir Bugut Kitabesi vardır. Bu kitabenin II. Türk Kağanlığı döneminde olduğu gibi Türkçe değil de Türklerin siyasi/diplomatik, ticari ve kültürel alanlarda sürekli kullandıkları Soğd’ların diliyle yazılmış olması belki de sadece aristokrat bir tabakaya, yani okuma yazma bilen idareci zümreye hitap ettiğinin bir göstergesi olabilir; ayrıca Sogdca, o devirlerde, beynelminel bir dil diyebileceğimiz “lingua franca” olarak kullanılıyordu. Bu kitabeler belki devletin sadece üst makamına hitap ediyordu, belki de Türkçeyi ifade edecek “Orhun alfabesi” bu dönemde o kadar gelişmemişti. Ayrıca Göktürk hükümdarlarının, 6. yüzyılda Çin imparatorlarına Türkçe olarak mektuplar yazdığı biliniyor. 18 Yenisey mezar taşları ise daha da eski tarihlere çıkar. 

Yapılan araştırmalar Köktürklerin, Orhun Anıtları dışında, mezar taşların, dağlardaki sabit kayaların, ağaç ve kemiklerin, , bıçak, tabak, çanak, bardak, küp gibi madenî ve toprak ev araç gereçlerinin, altın, gümüş, bronz, demir, kemik dibi paraların, kılıç gibi silâhların, tarak, bilezik, yüzük, küpe, kemer tokası gibi süs eşyaların, atın geminde kısaca günlük hayatta kullanılan daha bir çok eşyanın üzerine pek çok yazı yazdıklarını ortaya koymuştur. Örneğin, Altay dağlarında kayalarda, yolları gösterici, sosyal ve günlük yaşayışa ait bir çok yazı bulunmuştur. Küp, tabak gibi ev eşyaları üzerinde sihirsel yazılar, ya da bunların hangi amaçla kullanıldıkları ve kime ait olduklarını gösteren yazılar görülmektedir. Bunlardan biri, bir küpün, nişanlanan bir kız için armağan olarak alındığını bildirir. Bunlar bize, Köktürklerin yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını, okuryazarlığın yaygın olduğunu göstermektedir.


Hunlar ve Köktürklerde devam eden hayat biçimlerinin Uygurlar dönemine gelindiğinde bir dizi değişiklik gösterdiğini görüyoruz. Bu durumun oluşmasında kentler de yerleşik hayattın daha önemli olması ve Uygurların önceki Türklere göre diğer kültürlere daha fazla açılmış olmalarıdır. Ayrıca oluşan hayat tarzındaki farklılıkta Budizm'i ve Maniheizm dinini benimsemelerinin de etkisi olmuştur.

Uygurlarda okuryazarlık artmış ve toplumun bilgi düzeyi yükselmiştir. Okuma yazma ve kültür düzeylerinin yüksek olmasının da etkisiyle olsa gerek başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Son yapılan araştırmalarda Uygurlarda plânlı ve örgün eğitim-öğretimin de var olduğuna dair bilgilere ulaşılmıştır. İlk Türk devletlerinden Uygurlara ait son yapılan araştırmalarla en büyük farklılık örgün eğitimin yapıldığına, okul kurumunun olduğuna ait elde edilen bilgilerdir. Yapılan son çalışmalar ile Uygur dönemine ait 23 tane okul listesinin bulunduğu belirtilmektedir. Bunun yanında yine Uygurlar ile ilgili olarak mabetlerinde bir kitaplık bulunduğunu öğreniyoruz. Mesela Turfan şehri yakınlarında yapılan kazılarda kitaplarla birlikte kütüphaneler de bulunmuştur.

Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız örnekler, Eski Türklerde eğitim sisteminin yapısı hakkında çok net bilgileri belirtmemize imkân vermese de bu hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmediğini göstermektedir. Belirttiğimiz bilgiler yeterli olmasa da en azından Eski Türklerde eğitim konusunda araştırmacıların yapması gereken daha çok çalışma olduğunu belirtebiliriz.

15 Eylül 2013 Pazar

Öğretmen Marşı

Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk’e denk;
Korku bilmez soyumuz.
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
                          
                                İsmail Hikmet ERTAYLAN

6 Mayıs 2013 Pazartesi

1898-1944... Sadece 46 yıl yaşamış dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olduğu iddia edilen William James Sidis'in IQ seviyesi ölçülemez değerdeymiş. (250-300 arasinda oldugu kabul edilir.) Rus Yahudisi göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. 6 aylıkken alfabeyi çözmüş, 18 aylıkken New York Times okuru olmuş, 2 yaşında Latince'yi, 3 yaşında Yunanca'yı öğrenmiş, anatomi üzerine denemeler yazdığında 4 yaşındaymış ve 8 yaşına gelmeden önce İngilizce, Latince, Yunanca, Rusça, İbranice, Fransızca ve Almanca'yı öğrenmiş. İlkokul çağı geldiğinde ise Vindergood adıyla andığı bir de dil geliştirmiş. İlkokulu; 1. sınıf 1 gün 2. sınıf bir kaç gün 3. sınıf 3 ay 4. sınıf bir hafta 5.sınıf 15 hafta 6 ve 7. sınıflar beş buçuk hafta gibi bir sürede bitirmiş. 11 yaşında Harvard'a kabul edilmiş. Aynı sene Harvard'da profesörlere 4 boyutlu objeler hakkında ders vermeye başlamış,16 yaşında Harvard Hukuk Fakültesine geçmiş. 20 yaşına gelince de sosyalist/komünist eylemlere, mitinglere katıldığından hapse girmiştir. Sidis'in bir günde bir dili öğrenebildiği ve ertesi gün diğer bildiği diller ile çapraz mukayese ve tercüme yapabilir hale geldiği de iddialar arasındadır. kendisi bu bir günde dil oğrenme hadisesi sebebiyle olümüne dek bilinen ve ögrenilebilen bütün dilleri öğrenmiş, hatta bir iki adım ileri gidip diller uydurmaya başlamıştır. Babası Boris Sidis, Harvard Üniversitesi'nde psikoloji ve psikiyatri eğitimi veriyormuş, pek çok da kitabı varmış. Annesi Sarah, bir tıp doktoruymuş. Bütün bu zeka dolu hayatına ve olanaklara rağmen Sidis, bekleneni verememiş, bir iki kitap, çok kayda değmeyen bir akademik hayat ile silinip gitmiştir.Aslında dünyaca ünlü harika çocuk olarak anılması gereken, ama "umutları boşa çıkartan" kişi olmuştur. Evet, bir baltaya sap olamamıştır. Ama bunun nedeni William değil, ondan yararlanmaya çalışan ailesi, göçtüğü yerdeki insanlar ya da medyadır. Sidis , haftada 20 Dolar getiren bir işte katip olarak hayatını kazanan, dedektif romanları okumaktan ve Amerikan yerlilerinin ritüellerine merak sarmaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir insan olarak kalmıştır. Sonuç olarak; zekanın tek başına ne kadar yüksek olursa olsun bir işe yaramadığını, yanında az biraz yaratıcılık, bir tutam hayal gücü ve felsefe olması gerektiği söylenebilir..bütün bunlara bir arada sahip olma şansına örnek olarak da Leonardo Da Vinci gösterilebilir. Tabii tüm bunlar eğitimin hayata yön vermede etkisi, motivasyonu, rehberliği ön plana çıkarmaktadır.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Artık Disleksi’ye neden olan genin bir adı var: DCDC2

Yaklaşık 5 milyon Alman okuma-yazmaya bağlı öğrenme güçlüğü çekiyor. Olgulara bakıldığında bu kişilerin sıkça aynı aileden olduğu gözlenmiş. Bu yüzden dislekside kalıtsal özelliklerin önemli rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Marburg, Würzburg ve Bonn Üniversiteleri’nden araştırmacılar Stockholm Karolinska Üniversitesi’nden İsveçli meslektaşlarıyla ortak bir çalışma yürütüyorlardı. Ciddi okuma-yazma sorunlu Alman çocuklar üzerinde yaptıkları incelemede sonunda olumsuz katkısı olan geni gösterebildiler. Tam olarak hastalıktaki etkisi açıklığa kavuşmamakla birlikte, gelişme sürecindeki beyin dokusunda sinir hücrelerinin göçünü etkilediği düşünülüyor. Yıllardır Marburg ve Würzburg Üniversitesi’nden psikologlar, içinde en azından bir dislektik çocuk bulunan aileleri incelediler. Bunlardan çok sayıda kan örnekleri aldılar ve sonunda doğru gene ulaştılar. Ekibe önderlik eden Marburg Üniversitesi’nden Dr. Gerd Schulte-Körne bulguları açıkladı. Bu gen daha önce ABD ve İngiltere’deki araştırmacıların buldukları üzere 6. kromozomun bir bölgesindeydi. Ancak Alman-İsveçli araştırmacılar konuyu daha da derinleştirdiler ve bu gene ait bölgeyi tam olarak belirlediler. DCDC2 adı verilen gen, gelişmekte olan beyin dokusunda sinir hücresi göçünü etkilemekteydi. DCDC2 genindeki değişim sıklıkla disleksiye sebebiyet veriyordu. Değişikliğe uğramış gen varyantları çocuklarda okuma-yazma güçlükleri oluşturmaktaydı. Bu genle, konuşma ve yazma süreci arasında güçlü bağlantılar olduğu açıktı. Araştırmacılar bundan sonra DCDC2’yi daha iyi inceleyip neden değişikliğe uğramış çocuklarda disleksiye yatkınlık oluştuğunu ve bunun patofizyolojik sürecini öğrenmeye çalışacaklar. Tüm Almanlar’ın yüzde 5’i dislektik. Yüksek entelektüel başarı ve düzenli okul devamına rağmen okuma güçlükleri ve yazmayla ifadede zorluklar yaşıyorlar. Pek çok çocukta bu sorun geç fark edilebiliyor ve o ana kadar psikolojik problemler başlamış oluyor. Okul kaynaklı endişe ve depresyon sonucu intihar düşüncesi bile oluşabiliyor. Çev. Dr. Ebru Oktay KAYNAK - http://www.journals.uchicago.edu/AJHG

14 Nisan 2013 Pazar




İstanbul Üniversitesinde öğrenci olduğum sıralar, okul
duvarında bir ilan gördüm: "Avrupa'ya talebe yollanacaktır. "
Allah Allah, dedim! Ülke yıkık dökük, her yer virane, Lozan yeni imzalanmış, bu durumda Avrupa'ya talebe... Lüks gibi gelen bir şey...
Ama bir şansımı denemek istedim. 150 kişi içinden 11 kişi seçilmişiz. Benim ismimin yanına Atatürk, "Berlin Üniversitesi'ne
gitsin." diye yazmış.

Vakit geldi, Sirkeci Garı 'ndayım; ama kafam çok karışık.
Gitsem mi, kalsam mı? Beni orada unuturlar mı? Para yollarlar mı?
Tam gitmemeye karar verdiğim, geri döndüğüm sırada bir posta müvezzi ismimi çağırdı.
"Mahmut Sadi! Mahmut Sadi! Bir telgrafın var."
"Benim" dedim.
Telgrafı açtım, aynen şunlar yazıyordu:
"Sizleri bir kıvılcım olarak yolluyorum, alevler olarak geri dönmelisiniz."

İmza
Mustafa Kemal

Okuyunca düşündüklerimden olağanüstü utandım. "Şimdi gel de gitme, git de çalışma, dön de bu ülke için canını verme." dedim.
"Düşünün 1923'te o kadar işinin arasında 11 öğrencinin nerede, ne zaman, ne hissettiğini sezebilen, ona göre telgraf çeken bir liderin önderliğinde bu ülke için can verilmez mi?"
Çok başarılı oldum. Ülkeme alev olarak döndüm. Önce İstanbul Üniversitesi Genel ve Beşeri Fizyoloji Enstitüsü'nü kurdum.
Kürsü başkanı oldum. Daha sonra ülkemin başbakanlığını yaptım. 
Ben kim miyim?
Ben sadece iki satırlık bir telgrafın yarattığı bilim adamıyım.. 

Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak

11 Nisan 2013 Perşembe

FRAKLI DİN ADAMI


FRAKLI DİN ADAMI - Çekim tarihi bilinmeyen bu fotoğrafta yürüyenler, Atatürk’ün davetlileri. “Kemal Paşa’nın yılda bir ülkenin önemli isimlerini kabul ettiği bir günde, ülkenin önde gelen din adamı bile Avrupa tarzı frak giyiyor” notu düşülmüş arşiv kayıtlarına. Ankara’da çekilmiş fotoğrafta askerler duruyor duvarın dibinde ve bir de araba. Diyanet İşleri’nin ilk başkanı Rıfat Börekçi’nin yardımcısı olan ve daha sonra da Diyanet İşleri Başkanlığı’nı üstlenen Ahmet Hamdi Akseki önde. En sağda protokol müdürü, arkada kordiplomatik. - FOTOĞRAF: KURT VE MARGOT LUBİNSKİ

4 Nisan 2013 Perşembe

Einstein!! Sevimli ihtiyar, Bilim adamı ikonu, Dehanın vücud bulmuş hali, fenomen ....


Bilimin yanı sıra annesinin isteğiyle keman ve piyanoya da ilgi duyan Albert Einstein, pek çok popüler kültür ürünü için konu veya bir ilham kaynağı olmuştur.                                                                                            




Albert Einstein 14 Mart 1879 tarihinde Almanya´nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Yaşamının ilk yıllarını Münih´te geçiren Einstein lise ve yüksek eğitimini İsviçre´de tamamladı     .

Okula başlamadan önce konuşma zorlukları yaşadığından dolayı annesi ve babası onu doktora götürmüşlerdi. Dört beş yaşlarında hasta bir şekilde yataktayken babası neşelendirmek için manyetik bir pusula vermişti. Pusula ibresinin hareketini o yaşta oldukça gizemli bulmuştu ve kendisinde büyük bir merak uyandırmıştı. Einstein beş yaşına  geldiğinde onu evlerinin yakınlarında daha iyi eğitim verdiğini düşündükleri bir Katolik Hristiyan ilkokuluna             yazdırdılar. Einstein okula başladıktan sonra okuldaki sıkı disiplinden ve ezberci anlayıştan rahatsız olmaya             başlamıştı.Ama okul ile hoşnutsuzluğuna rağmen yüksek notlar alıyordu. Birinci sınıfı atlamıştı ve çoğu dönemde sınıfında birinci olmuştu. Enstein Latince ve matematikteki keskin mantığı seviyor ve bu derslerde en yüksek notları alıyordu. Gymnasium ilkokuldan çok daha sıkı bir disipline sahipti. Einstein burada otoriter öğretmenler ile sürekli çatışıyordu ve öğretmenleri Einstein’ın bağımsız, isyankar kişiliğinden hiç hoşlanmıyordu.  

Einstein’ın ailesi, eski bir Yahudi geleneği olarak yoksul bir öğrenciyi evlerinde yemeğe davet ediyordu.(Orda burada Yahudi komplosu arayanlar, "Neden bütün bilim adamları yahudi diye soranlara!!! )  Max Talmud isminde yoksul bir Yahudi üniversite öğrencisi her hafta bir akşam yemeğine katılıyordu. Talmud’un ziyaretleri  Einstein on yaşındayken başlamıştı ve beş yıl boyunca sürmüştü. Einstein kendisinden büyük bir üniversite öğrencisi ile konuşmaktan hoşlanıyordu ve Talmud kısa sürede Einstein’ın sıradan bir çocuk olmadığını fark etmişti. Birlikte bilim, matematik ve felsefe konuşuyorlardı. Einstein on üç yaşındayken, Talmud Immanuel Kant’ın “Saf Aklın Eleştirisi”kitabını getirdi.Einsten o yaşta kitabı anlamakta hiç zorlanmamış ve okulunda sürekli Kant hakkında konuşmaya başlamıştı.Talmud Einstein’a sürekli çeşitli popüler bilim kitapları getiriyordu ve Einstein hepsini büyük bir heves ile inceliyordu. Bir keresinde Talmud Öklid’in "Elemanlar" kitabını getirdi.(Aklıma bazı üniversiteli abiler ve tavsiye ettikleri kitaplar geliyor ama, neyse... ) Einstein kitaptaki problemler üzerinde çalışmaya başladı. Yaz bitmeden önce Einstein sadece bütün problemleri çözmek ile kalmamış, ayrıca  teoremlere alternatif ispatlar da bulmuştu. (Okuduğu kitaplara ve yaşına dikkat!!)                                                  
Einstein İtalya’ya geldiğinde teknik olarak bir lise terk olsa da, eğitimini yarıda bırakma niyeti yoktu. Ailesine Zürih, İsviçre’deki Federal Politeknik Okulu’na girmek için tek başına ders çalışacağına söz verdi. Politeknik kabul için bir lise diploması istemiyordu. Einstein’ın tek yapması gereken kabul sınavlarını geçmekti. Einstein için İtalya’da yaşam oldukça rahattı. Ders çalışmayı İtalya’yı gezmek ile birleştirdi, pek çok müze ve sanat galerisi gezdi. (AVM değil, müze-sanat galerisi!!)                                                                                                                                  
Einstein Almanya’nın militarizminden ve sıkı disiplininden hiç hoşlanmıyordu, zorunlu askerlik yapmak da istemiyordu. Babasına Almanya vatandaşlığından çıkmak istediğini ve İsviçre vatandaşı olmak istediğini söyledi. Babası biraz tereddüt ile onayladı ve gerekli kağıtları imzaladı. 28 Ocak 1896’da Einstein kendisini Almanya  vatandaşlığından çıkaran resmi kağıtları aldı ama 1901 yılına kadar İsviçre vatandaşlığını almadı. Beş yıl boyunca Einstein vatansızdı. (Öyle mavradan atar yapmıyormuş demek ki!!)  

Einstein 1895 Ekimi´nde Zürih’e gitti ve Politeknik’te kabul sınavına girdi. Sınava girmek için on sekiz yaş üstü olmak gerekiyordu ve on altı yaşında girebilmesi için özel bir izin almıştı.Einstein babasının tavsiyesine uyarak mühendislik bölümüne başvurdu. Kabul sınavında matematik ve fizikte çok üstün dereceler aldı ama diğer bölümlerde başarısız olmuştu. Politeknik’in yöneticisi Einstein’ın potansiyelini görmüştü ve onun bir İsviçre lisesinde diploma alıp tekrar başvurmasını tavsiye etti. Einstein’ın ailesi Politeknik’in önerisini kabul ederek Einstein’ı İsviçre’nin Aarau bölgesinde bir liseye gönderdiler. Bu yıllar belki de Einstein’ın gençliğinin en güzel yıllarıydı.

Einstein mezun oldu ve gerekli yaştan altı ay küçük olmasına rağmen Politeknik’e kabul edildi. Einstein ile birlikte yaklaşık bin yeni öğrenci o sene Politeknik’te eğitime başlamıştı. Çoğu öğrenci mühendislik okullarına katılmıştı ama Einstein fiziği tercih etti. Fizik departmanı büyük ve modern bir binadaydı ve çok iyi ekipmana sahipti. Fakülte dünya standartlarındaydı. Adolf Hurwitz ve Hermann Minkowski gibi ünlü matematikçiler, Einstein’ın profesörleri arasındaydı. Einstein’ın o dönemdeki yaşamı tipik bir Avrupalı üniversite öğrencisi hayatıydı. Kafeler ve barlarda uzun saatler harcıyordu. Kahve içerek arkadaşları ile bilim ve felsefe tartışıyordu. Hangi derslere odaklanması gerektiği konusunda seçiciydi. Eğer konuyu ya da profesörü beğenmiyorsa o derslere girmiyordu. (Demek ki ilgi motivasyon ilişkisi dahi de etkili.. )
Einstein Politeknik’te ileride eşi olacak olan Sırp kökenli Mileva Maric ile tanıştı.1896’da bir dönem eczacılık okuduktan sonra fizik bölümüne geçmişti. Mileva Maric ile ilk senesinde sınıf arkadaşıydılar ve bu dönemde ikisi arasında romantik bir ilişki başlamıştı. Üniversitedeki son senelerinde evlenmeye karar verdiler. Einstein ve Mileva çoğu zaman birlikte fizik çalışıyorlardı,kitaplar inceliyor ve tartışıyorlardı.

Mezuniyetinin ardından iş bulma zorluğu yaşayan Einstein Bern Patent Ofisi´ nde müfettiş olarak çalıştı.
1905 yılında fizikte devrim niteliğinde olan Fotoelektrik Etki, Brown Hareketi, Özel Görelik ve Kütle-Enerji Eşitliği makalelerini yayınladı.

(Beethoven, Einstein vb. müzikle deha hep bir arada; öyle de böyle de yaratım süreci...)

1914 yılında Max Planck´ın kişisel ricası ile Almanya´ya geri döndü. 1921 fotoelektrik etki üzerindeki çalışmaları nedeniyle Nobel Fizik Ödülü´nü aldı.1933 yılında Nazi Partisi´nin yükselişi ve iktidara gelişi nedeniyle Almanya´yı terk ederek ömrünün geri kalanını geçirdiği Amerika Birleşik Devletleri'ne yerleşti.
Mart 1933’te Avrupa’ya döndüğünde birkaç ay Belçika’da kaldı, sonrasında geçiçi olarak İngiltere’ye geçti. Aynı yıl ABD’ye göç etmeye karar verdi. Princeton, New Jersey’de, Institute for Advanced Study’de görev aldı ve 1955’te ölümüne kadar burada kaldı.Burada kendisi bir birleşik alan kuramı geliştirmeye ve kuantum fiziğinin kabul edilmiş yorumlarını çürütmeye çalıştı. Bu iki girişimi de başarısız oldu.Özel Görelik ve Genel Görelik Kuramları ile iki yüzyıldır Newton Mekaniği´ nin hakim olduğu uzay anlayışında devrim yarattı. Ömrünün büyük bir kısmını bütün kuramları birleştiren bir birleşik alan kuramı yaratmaya çalışarak geçirmiş fakat çabaları sonuçsuz kalmıştır.Einstein, kuantum mekaniğinin bazı sonuçlarına, özellikle belirsizlik ilkesine oldukça şüpheli yaklaşmış fakat bu yaklaşımlar ileri zamanda kabul görmüştür. 

Nükleer bomba geliştirilmesi endişesiyle ABD başkanı Roosevelt´e bir mektup göndermiş ve nükleer çalışmalara başlamasını tavsiye etmiştir. Yahudi dinine mensup bir aileden dünyaya gelen Einstein, Yahudilerin kendi ülkelerine sahip olması fikrini savunmuş ve İsrail´in kuruluşuna destek vermiştir. 1954 yılında, ölümünden bir yıl önce, bu konuda arkadaşı Linus Pauling’e şunları söylemiştir. “Hayatımda tek bir büyük hata yaptım. Başkan Roosevelt’e atom bombası tavsiyesini yapmak. Ama yine de bir nedeni vardı. Almanların daha önce yapması tehlikesi”. Çeşitli söyleşilerinde Yahudilik dinine ve diğer kutsal kitaplara inanmadığını belirtmiş, sosyalizme sempati duyan bir makale yayınlamıştır. Bertrand Russell ile birlikte nükleer silahlara karşı bir manifesto da yayınlamıştır. 


18 Nisan 1955’te, Albert Einstein iç kanama geçirdi. İsrail’in kuruluşunun yedinci yıl dönümü nedeniyle bir televizyon konuşmasının taslağını hazırlıyordu ama bitiremeden hayatını kaybetti. Einstein ameliyatı şu sözlerle reddetti, “İstediğim zaman gitmek istiyorum. Hayatı yapay bir şekilde uzatmak tatsız. Ben payımı kullandım, şimdi gitme zamanı ve bunu zarif bir şekilde yapmak istiyorum”. 76 yaşında, Princeton Hastanesi’nde gece saat 01.55´te yaşamını yitirdi.  


Einstein hayatı boyunca 300’den fazla bilimsel makale yayınlamıştır, ayrıca 150’den fazla bilim dışı çalışmaları da olmuştur. Başarıları ve eserleri nedeniyle Einstein sözcüğü, “dahi” ile eş anlamlı kullanılmaya başlanmıştır.