Aikido, Eğitim, Bilim, Felsefe, Hayat....
14 Mart 2018 Çarşamba
18 Eylül 2013 Çarşamba
ESKİ TÜRK DEVLETLERİNDE EĞİTİM
Eski Türklerde eğitim ile ifade ettiğimiz sürecin başlangıcı
olarak Hun Devleti’nde eğitime değinecek olursak; Hun Devleti’nin tarihte
göstermiş olduğu siyasi ve askeri başarılar iyi bir askerlik ve savaş eğitimi
gördüklerini göstermektedir. Bu dönemde özellikle askerlik eğitimine çok önem
verilmiştir. Hunlar, çocuklarının iyi bir asker olarak yetişmesine önem verirlerdi.
Çünkü ilk Türk devletlerinde halk ile ordu düzeni birbiri ile ilişkili idi. Bu
durum ordu-millet kavramı ile ifade edilmiştir. Doğum, ad verme günleri
törenlerle kutlanırdı. Çocuklar daha küçükken at niyetiyle koyunlara biner, kuş
ve fareleri okla vurmaya çalışır, ava götürürlerdi. Onların biraz büyüyünce ata
binmeleri de yine törenlerle kutlanır, o gün çocuğa at teslim edilir, at yarışları
yapılırdı.
Hun Devletlerinde hayat şartları gereği gerekli olan mesleki eğitime de önem verildiği görülmektedir. Özelliklede usta-çırak ilişkisi içinde bazı becerilerin kazandırıldığı görülmektedir. Bu mesleki eğitimin yaygın bir şekilde uygulanması sonucu olarak da kürk, halı, madenî eşya ve silah yapımında, el zanaatları, altını ve demiri işleme konusunda başarılı oldukları görülmektedir.
Hunların okuryazar olması ile ilgili elimizde bazı veriler bulunmaktadır. Buna bir örnek verecek olursak; Asya Hun Hakanı Mete M.Ö. 176’da Çin İmparatoruna bir mektup göndermiştir. Gönderdiği bu mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askeri zaferlerini önce “Gök Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmiştir. Başka bir örneğe daha bakacak olursak; bir Hun ileri geleninin Hunca adı yazılı bulunan bir eşyasının bulunmuş olmasıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, Çin kaynaklarının IV-V. yüzyılda Çin’de kurulan ve Güney Hunlarının devamı olan dört Hun devletiyle (Han veya İlk Chao (304-329), Sonraki Chao (319-352) Hsia (407-431) ve Kuzey Liang (397-439) adlı devletler) ilgili verdiği bilgilerde Hunların yazıya geçmiş olduklarına dair ipuçları bulunduğu belirtilmektedir. Çin topraklarını ele geçirir geçirmez kendilerini Çin’in yeni hakimleri ilan eden bu Hun devletlerinin imparatorları, devletlerinin kısa ömürlerine rağmen olağanüstü saraylar, binalar, köprüler yaptırmış, yeni kanunlar çıkarmış ve en önemlisi eğitime birinci planda yer vermişlerdir. Ayrıca bu devletlerin liderleri çeşitli sebeplerle yazıtlar diktirmiş oldukları ancak daha da önemlisi bu devletlerin bazıları kanunname, bazıları ise kendi tarihlerini de kapsayan çeşitli kitaplar yazdırdıkları ortaya konulmaktadır. Zaman içerisinde Hindistan ve Orta Asya yoluyla Çin’e gelen Budizmi kabul eden Hunlar kutsal Budist metinlerinin tercüme edilmesinde çok büyük rol oynamışlardır.
Hun Devletindeki eğitim durumunun birçok yönden Köktürk Devleti’nde de devam ettiğini görmekteyiz. Bunda Köktürkler ile Hunların hayat tarzlarının birçok yönden benzer olmasının etkisi büyüktür. Hunlarda olduğu gibi Köktürklerde de törenin ve geleneklerin eğitimde yeri büyüktür. Bu yazılı olmayan eğitim ilkeleri ile kişinin geleneklere uyum sağlayabilmesi amaçlanmaktaydı. Bu devamlılığın yanında Köktürklerle ilgili elimizde daha fazla bilgiler bulunmaktadır. İlk Türk Devletlerinden olan Köktürk Devleti dönemi birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da bir dönüm noktasıdır. Hunlara göre Köktürklerin 38 harfli gelişmiş bir alfabelerinin olması, yazılı eserler bırakmaları bu dönüm noktasını ortaya koyan farklılıklardır. Köktürk dönemi Türk tarihinin kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olmak bakımından da bir dönüm noktasıdır. Bu farklılıklardan dolayı Köktürklerin yazı konusunda örgün bir eğitim yaptıkları sonucuna -kesin olmamakla beraber- ulaşabiliriz.
Hun Devletlerinde hayat şartları gereği gerekli olan mesleki eğitime de önem verildiği görülmektedir. Özelliklede usta-çırak ilişkisi içinde bazı becerilerin kazandırıldığı görülmektedir. Bu mesleki eğitimin yaygın bir şekilde uygulanması sonucu olarak da kürk, halı, madenî eşya ve silah yapımında, el zanaatları, altını ve demiri işleme konusunda başarılı oldukları görülmektedir.
Hunların okuryazar olması ile ilgili elimizde bazı veriler bulunmaktadır. Buna bir örnek verecek olursak; Asya Hun Hakanı Mete M.Ö. 176’da Çin İmparatoruna bir mektup göndermiştir. Gönderdiği bu mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askeri zaferlerini önce “Gök Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmiştir. Başka bir örneğe daha bakacak olursak; bir Hun ileri geleninin Hunca adı yazılı bulunan bir eşyasının bulunmuş olmasıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, Çin kaynaklarının IV-V. yüzyılda Çin’de kurulan ve Güney Hunlarının devamı olan dört Hun devletiyle (Han veya İlk Chao (304-329), Sonraki Chao (319-352) Hsia (407-431) ve Kuzey Liang (397-439) adlı devletler) ilgili verdiği bilgilerde Hunların yazıya geçmiş olduklarına dair ipuçları bulunduğu belirtilmektedir. Çin topraklarını ele geçirir geçirmez kendilerini Çin’in yeni hakimleri ilan eden bu Hun devletlerinin imparatorları, devletlerinin kısa ömürlerine rağmen olağanüstü saraylar, binalar, köprüler yaptırmış, yeni kanunlar çıkarmış ve en önemlisi eğitime birinci planda yer vermişlerdir. Ayrıca bu devletlerin liderleri çeşitli sebeplerle yazıtlar diktirmiş oldukları ancak daha da önemlisi bu devletlerin bazıları kanunname, bazıları ise kendi tarihlerini de kapsayan çeşitli kitaplar yazdırdıkları ortaya konulmaktadır. Zaman içerisinde Hindistan ve Orta Asya yoluyla Çin’e gelen Budizmi kabul eden Hunlar kutsal Budist metinlerinin tercüme edilmesinde çok büyük rol oynamışlardır.
Hun Devletindeki eğitim durumunun birçok yönden Köktürk Devleti’nde de devam ettiğini görmekteyiz. Bunda Köktürkler ile Hunların hayat tarzlarının birçok yönden benzer olmasının etkisi büyüktür. Hunlarda olduğu gibi Köktürklerde de törenin ve geleneklerin eğitimde yeri büyüktür. Bu yazılı olmayan eğitim ilkeleri ile kişinin geleneklere uyum sağlayabilmesi amaçlanmaktaydı. Bu devamlılığın yanında Köktürklerle ilgili elimizde daha fazla bilgiler bulunmaktadır. İlk Türk Devletlerinden olan Köktürk Devleti dönemi birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da bir dönüm noktasıdır. Hunlara göre Köktürklerin 38 harfli gelişmiş bir alfabelerinin olması, yazılı eserler bırakmaları bu dönüm noktasını ortaya koyan farklılıklardır. Köktürk dönemi Türk tarihinin kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olmak bakımından da bir dönüm noktasıdır. Bu farklılıklardan dolayı Köktürklerin yazı konusunda örgün bir eğitim yaptıkları sonucuna -kesin olmamakla beraber- ulaşabiliriz.
Kültür tarihçileri tarihte ilk Türk ismini kullanan Köktürk
Devletine ait olan Köktürk anıtlarını, bir kültürün gelişmişlik alâmeti
saymışlardır. Köktürklerin bu abideleri kendi alfabeleriyle yazmalarının ayrı
bir önemi de bulunmaktadır.
Bugüne kadar Türklerde yazı konusunda birçok çalışmalar yapılmış olmasına rağmen elimizde olan şüphesiz en önemli veri Orhun Anıtları’dır. Bu yazılanlardan önemli bazı şeyler öğrenebiliyoruz. Anıtlara yazılan yazılarda kuvvetli bir ulusal eğitimin varlığı dikkat çekmektedir.
Köktürk anıtlarının en büyük göstergesi bir kültür birikiminin yansıması olmasıdır. Böyle bir birikim ancak eğitim yolu ile bu derece önem kazanmış olsa gerektir. Bu durumu yansıtan birkaç örnek değerlendirmeye yer verelim:
Arkeolog Sprengling Tonyukuk Kitabesini şu şekilde değerlendirmektedir: “Avrupalı dillerinde, Yunanca, Latince, Mısırca, Babil, Hitit, Elâm dillerinde, Sinâ dilinde, İbranî, Fenike, Arâmî, Nebatî, Falmîra, Süryanî Dillerinde, Güney ve Kuzey Arap Dillerinde, Eski Frasça, Pehlevî ve Modern Farsça’da, kitabeler gördüm. Tonyukuk kitâbesi düzeyinde bir yapıta, bir sanatsal inceliğe, böylesi açık ve güzel ifade edilmiş cümlelere bir başka yerde daha rastlamadım”.
Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN Köktürk anıtları ile ilgili genel şu tespitlerde bulunmuştur: “Bu anıtlar her şeyden önce bizim dil anıtlarımızdır. İçinde tarihimiz var, içinde edebiyatımız var, içinde dinî anlayışımız var, sosyal anlayışımız var, devlet anlayışımız var, kültürümüze ait parçalat var; ama her şeyden önce onlar bizim dil anıtlarımız. Bugün bütün Türk lehçelerinin, Türk yazı dillerinin ikisi hariç, hepsinin kökü, atası Köktürk anıtlarına dayanıyor. Pek çok milletin ilk yazılı metinleri, ilk yazılı belgeleri birkaç satırdır, belki yarım sayfadır. Macarların altı satırlık bir metni üzerinde ciltlerce kitaplar yazılmıştır. İlk Macarca metin altı satırlıktır.”. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ ise bu konuyla ilgili olarak: “Almancanın en eski yazılı metinleri Merseburg büyü tekerlemeleri denen M.S. 750’lerden sonraya ait iki küçük metindir. İngilizcenin ilk yazılı belgeleri de M.S. 750’lerden sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. Fransızcanın en eski yazılı belgesi, M.S. 842 tarihli Les Serments de Strasbourg (Strasbourg adları) dır ve küçük bir siyasî antlaşmadır.” Bunun yanında ise 730’larda yazılan önemli konularda bilgi veren Köktürk anıtları ise binlerce kelimeden oluşmaktadır.
Hiç şüphesiz Köktürk Devleti döneminde yazılan Köktür Anıtları, Türklerin anıtlar üzerine yazılar yazmasının ilk yazılı örneği değildi. Köktürk Anıtlarından öncede Türkçenin ilk yazılı kanıtları olmuştur. Örneğin 581 yılına ait ve I. Türk Kağanlığı’nın resmi kitabesi olan, üstelik Soğd diliyle ve Soğd harfleriyle yazılmış, yanında Brahmi harfleriyle Sanskritçe metin de yeralan, ama Türkçe olmayan bir Bugut Kitabesi vardır. Bu kitabenin II. Türk Kağanlığı döneminde olduğu gibi Türkçe değil de Türklerin siyasi/diplomatik, ticari ve kültürel alanlarda sürekli kullandıkları Soğd’ların diliyle yazılmış olması belki de sadece aristokrat bir tabakaya, yani okuma yazma bilen idareci zümreye hitap ettiğinin bir göstergesi olabilir; ayrıca Sogdca, o devirlerde, beynelminel bir dil diyebileceğimiz “lingua franca” olarak kullanılıyordu. Bu kitabeler belki devletin sadece üst makamına hitap ediyordu, belki de Türkçeyi ifade edecek “Orhun alfabesi” bu dönemde o kadar gelişmemişti. Ayrıca Göktürk hükümdarlarının, 6. yüzyılda Çin imparatorlarına Türkçe olarak mektuplar yazdığı biliniyor. 18 Yenisey mezar taşları ise daha da eski tarihlere çıkar.
Yapılan araştırmalar Köktürklerin, Orhun Anıtları dışında, mezar taşların, dağlardaki sabit kayaların, ağaç ve kemiklerin, , bıçak, tabak, çanak, bardak, küp gibi madenî ve toprak ev araç gereçlerinin, altın, gümüş, bronz, demir, kemik dibi paraların, kılıç gibi silâhların, tarak, bilezik, yüzük, küpe, kemer tokası gibi süs eşyaların, atın geminde kısaca günlük hayatta kullanılan daha bir çok eşyanın üzerine pek çok yazı yazdıklarını ortaya koymuştur. Örneğin, Altay dağlarında kayalarda, yolları gösterici, sosyal ve günlük yaşayışa ait bir çok yazı bulunmuştur. Küp, tabak gibi ev eşyaları üzerinde sihirsel yazılar, ya da bunların hangi amaçla kullanıldıkları ve kime ait olduklarını gösteren yazılar görülmektedir. Bunlardan biri, bir küpün, nişanlanan bir kız için armağan olarak alındığını bildirir. Bunlar bize, Köktürklerin yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını, okuryazarlığın yaygın olduğunu göstermektedir.
Bugüne kadar Türklerde yazı konusunda birçok çalışmalar yapılmış olmasına rağmen elimizde olan şüphesiz en önemli veri Orhun Anıtları’dır. Bu yazılanlardan önemli bazı şeyler öğrenebiliyoruz. Anıtlara yazılan yazılarda kuvvetli bir ulusal eğitimin varlığı dikkat çekmektedir.
Köktürk anıtlarının en büyük göstergesi bir kültür birikiminin yansıması olmasıdır. Böyle bir birikim ancak eğitim yolu ile bu derece önem kazanmış olsa gerektir. Bu durumu yansıtan birkaç örnek değerlendirmeye yer verelim:
Arkeolog Sprengling Tonyukuk Kitabesini şu şekilde değerlendirmektedir: “Avrupalı dillerinde, Yunanca, Latince, Mısırca, Babil, Hitit, Elâm dillerinde, Sinâ dilinde, İbranî, Fenike, Arâmî, Nebatî, Falmîra, Süryanî Dillerinde, Güney ve Kuzey Arap Dillerinde, Eski Frasça, Pehlevî ve Modern Farsça’da, kitabeler gördüm. Tonyukuk kitâbesi düzeyinde bir yapıta, bir sanatsal inceliğe, böylesi açık ve güzel ifade edilmiş cümlelere bir başka yerde daha rastlamadım”.
Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN Köktürk anıtları ile ilgili genel şu tespitlerde bulunmuştur: “Bu anıtlar her şeyden önce bizim dil anıtlarımızdır. İçinde tarihimiz var, içinde edebiyatımız var, içinde dinî anlayışımız var, sosyal anlayışımız var, devlet anlayışımız var, kültürümüze ait parçalat var; ama her şeyden önce onlar bizim dil anıtlarımız. Bugün bütün Türk lehçelerinin, Türk yazı dillerinin ikisi hariç, hepsinin kökü, atası Köktürk anıtlarına dayanıyor. Pek çok milletin ilk yazılı metinleri, ilk yazılı belgeleri birkaç satırdır, belki yarım sayfadır. Macarların altı satırlık bir metni üzerinde ciltlerce kitaplar yazılmıştır. İlk Macarca metin altı satırlıktır.”. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ ise bu konuyla ilgili olarak: “Almancanın en eski yazılı metinleri Merseburg büyü tekerlemeleri denen M.S. 750’lerden sonraya ait iki küçük metindir. İngilizcenin ilk yazılı belgeleri de M.S. 750’lerden sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. Fransızcanın en eski yazılı belgesi, M.S. 842 tarihli Les Serments de Strasbourg (Strasbourg adları) dır ve küçük bir siyasî antlaşmadır.” Bunun yanında ise 730’larda yazılan önemli konularda bilgi veren Köktürk anıtları ise binlerce kelimeden oluşmaktadır.
Hiç şüphesiz Köktürk Devleti döneminde yazılan Köktür Anıtları, Türklerin anıtlar üzerine yazılar yazmasının ilk yazılı örneği değildi. Köktürk Anıtlarından öncede Türkçenin ilk yazılı kanıtları olmuştur. Örneğin 581 yılına ait ve I. Türk Kağanlığı’nın resmi kitabesi olan, üstelik Soğd diliyle ve Soğd harfleriyle yazılmış, yanında Brahmi harfleriyle Sanskritçe metin de yeralan, ama Türkçe olmayan bir Bugut Kitabesi vardır. Bu kitabenin II. Türk Kağanlığı döneminde olduğu gibi Türkçe değil de Türklerin siyasi/diplomatik, ticari ve kültürel alanlarda sürekli kullandıkları Soğd’ların diliyle yazılmış olması belki de sadece aristokrat bir tabakaya, yani okuma yazma bilen idareci zümreye hitap ettiğinin bir göstergesi olabilir; ayrıca Sogdca, o devirlerde, beynelminel bir dil diyebileceğimiz “lingua franca” olarak kullanılıyordu. Bu kitabeler belki devletin sadece üst makamına hitap ediyordu, belki de Türkçeyi ifade edecek “Orhun alfabesi” bu dönemde o kadar gelişmemişti. Ayrıca Göktürk hükümdarlarının, 6. yüzyılda Çin imparatorlarına Türkçe olarak mektuplar yazdığı biliniyor. 18 Yenisey mezar taşları ise daha da eski tarihlere çıkar.
Yapılan araştırmalar Köktürklerin, Orhun Anıtları dışında, mezar taşların, dağlardaki sabit kayaların, ağaç ve kemiklerin, , bıçak, tabak, çanak, bardak, küp gibi madenî ve toprak ev araç gereçlerinin, altın, gümüş, bronz, demir, kemik dibi paraların, kılıç gibi silâhların, tarak, bilezik, yüzük, küpe, kemer tokası gibi süs eşyaların, atın geminde kısaca günlük hayatta kullanılan daha bir çok eşyanın üzerine pek çok yazı yazdıklarını ortaya koymuştur. Örneğin, Altay dağlarında kayalarda, yolları gösterici, sosyal ve günlük yaşayışa ait bir çok yazı bulunmuştur. Küp, tabak gibi ev eşyaları üzerinde sihirsel yazılar, ya da bunların hangi amaçla kullanıldıkları ve kime ait olduklarını gösteren yazılar görülmektedir. Bunlardan biri, bir küpün, nişanlanan bir kız için armağan olarak alındığını bildirir. Bunlar bize, Köktürklerin yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını, okuryazarlığın yaygın olduğunu göstermektedir.
Hunlar ve Köktürklerde devam eden hayat biçimlerinin Uygurlar
dönemine gelindiğinde bir dizi değişiklik gösterdiğini görüyoruz. Bu durumun
oluşmasında kentler de yerleşik hayattın daha önemli olması ve Uygurların
önceki Türklere göre diğer kültürlere daha fazla açılmış olmalarıdır. Ayrıca
oluşan hayat tarzındaki farklılıkta Budizm'i ve Maniheizm dinini benimsemelerinin
de etkisi olmuştur.
Uygurlarda okuryazarlık artmış ve toplumun bilgi düzeyi yükselmiştir. Okuma yazma ve kültür düzeylerinin yüksek olmasının da etkisiyle olsa gerek başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Son yapılan araştırmalarda Uygurlarda plânlı ve örgün eğitim-öğretimin de var olduğuna dair bilgilere ulaşılmıştır. İlk Türk devletlerinden Uygurlara ait son yapılan araştırmalarla en büyük farklılık örgün eğitimin yapıldığına, okul kurumunun olduğuna ait elde edilen bilgilerdir. Yapılan son çalışmalar ile Uygur dönemine ait 23 tane okul listesinin bulunduğu belirtilmektedir. Bunun yanında yine Uygurlar ile ilgili olarak mabetlerinde bir kitaplık bulunduğunu öğreniyoruz. Mesela Turfan şehri yakınlarında yapılan kazılarda kitaplarla birlikte kütüphaneler de bulunmuştur.
Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız örnekler, Eski Türklerde eğitim sisteminin yapısı hakkında çok net bilgileri belirtmemize imkân vermese de bu hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmediğini göstermektedir. Belirttiğimiz bilgiler yeterli olmasa da en azından Eski Türklerde eğitim konusunda araştırmacıların yapması gereken daha çok çalışma olduğunu belirtebiliriz.
Uygurlarda okuryazarlık artmış ve toplumun bilgi düzeyi yükselmiştir. Okuma yazma ve kültür düzeylerinin yüksek olmasının da etkisiyle olsa gerek başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Son yapılan araştırmalarda Uygurlarda plânlı ve örgün eğitim-öğretimin de var olduğuna dair bilgilere ulaşılmıştır. İlk Türk devletlerinden Uygurlara ait son yapılan araştırmalarla en büyük farklılık örgün eğitimin yapıldığına, okul kurumunun olduğuna ait elde edilen bilgilerdir. Yapılan son çalışmalar ile Uygur dönemine ait 23 tane okul listesinin bulunduğu belirtilmektedir. Bunun yanında yine Uygurlar ile ilgili olarak mabetlerinde bir kitaplık bulunduğunu öğreniyoruz. Mesela Turfan şehri yakınlarında yapılan kazılarda kitaplarla birlikte kütüphaneler de bulunmuştur.
Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız örnekler, Eski Türklerde eğitim sisteminin yapısı hakkında çok net bilgileri belirtmemize imkân vermese de bu hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmediğini göstermektedir. Belirttiğimiz bilgiler yeterli olmasa da en azından Eski Türklerde eğitim konusunda araştırmacıların yapması gereken daha çok çalışma olduğunu belirtebiliriz.
15 Eylül 2013 Pazar
Öğretmen Marşı
Alnımızda bilgilerden bir çelenk,
Nura doğru can atan Türk genciyiz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk’e denk;
Korku bilmez soyumuz.
Yer yüzünde yoktur, olmaz Türk’e denk;
Korku bilmez soyumuz.
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Candan açtık cehle karşı bir savaş,
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.
Ey bu yolda ant içen genç arkadaş!
Öğren, öğret hakkı halka, gürle coş;
Durma durma koş.
Şanlı yurdum, her bucağın şanla dolsun;
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
Yurdum seni yüceltmeye antlar olsun.
İsmail Hikmet ERTAYLAN
17 Mayıs 2013 Cuma
6 Mayıs 2013 Pazartesi
1898-1944... Sadece 46 yıl yaşamış dünyanın gelmiş geçmiş en zeki insanı olduğu iddia edilen William James Sidis'in IQ seviyesi ölçülemez değerdeymiş. (250-300 arasinda oldugu kabul edilir.)
Rus Yahudisi göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. 6 aylıkken alfabeyi çözmüş, 18 aylıkken New York Times okuru olmuş, 2 yaşında Latince'yi, 3 yaşında Yunanca'yı öğrenmiş, anatomi üzerine denemeler yazdığında 4 yaşındaymış ve 8 yaşına gelmeden önce İngilizce, Latince, Yunanca, Rusça, İbranice, Fransızca ve Almanca'yı öğrenmiş. İlkokul çağı geldiğinde ise Vindergood adıyla andığı bir de dil geliştirmiş. İlkokulu;
1. sınıf 1 gün
2. sınıf bir kaç gün
3. sınıf 3 ay
4. sınıf bir hafta
5.sınıf 15 hafta
6 ve 7. sınıflar beş buçuk hafta gibi bir sürede bitirmiş.
11 yaşında Harvard'a kabul edilmiş. Aynı sene Harvard'da profesörlere 4 boyutlu objeler hakkında ders vermeye başlamış,16 yaşında Harvard Hukuk Fakültesine geçmiş. 20 yaşına gelince de sosyalist/komünist eylemlere, mitinglere katıldığından hapse girmiştir.
Sidis'in bir günde bir dili öğrenebildiği ve ertesi gün diğer bildiği diller ile çapraz mukayese ve tercüme yapabilir hale geldiği de iddialar arasındadır. kendisi bu bir günde dil oğrenme hadisesi sebebiyle olümüne dek bilinen ve ögrenilebilen bütün dilleri öğrenmiş, hatta bir iki adım ileri gidip diller uydurmaya başlamıştır.
Babası Boris Sidis, Harvard Üniversitesi'nde psikoloji ve psikiyatri eğitimi veriyormuş, pek çok da kitabı varmış. Annesi Sarah, bir tıp doktoruymuş. Bütün bu zeka dolu hayatına ve olanaklara rağmen Sidis, bekleneni verememiş, bir iki kitap, çok kayda değmeyen bir akademik hayat ile silinip gitmiştir.Aslında dünyaca ünlü harika çocuk olarak anılması gereken, ama "umutları boşa çıkartan" kişi olmuştur. Evet, bir baltaya sap olamamıştır. Ama bunun nedeni William değil, ondan yararlanmaya çalışan ailesi, göçtüğü yerdeki insanlar ya da medyadır. Sidis , haftada 20 Dolar getiren bir işte katip olarak hayatını kazanan, dedektif romanları okumaktan ve Amerikan yerlilerinin ritüellerine merak sarmaktan başka pek bir şeyle ilgilenmeyen bir insan olarak kalmıştır.
Sonuç olarak; zekanın tek başına ne kadar yüksek olursa olsun bir işe yaramadığını, yanında az biraz yaratıcılık, bir tutam hayal gücü ve felsefe olması gerektiği söylenebilir..bütün bunlara bir arada sahip olma şansına örnek olarak da Leonardo Da Vinci gösterilebilir. Tabii tüm bunlar eğitimin hayata yön vermede etkisi, motivasyonu, rehberliği ön plana çıkarmaktadır.
3 Mayıs 2013 Cuma
27 Nisan 2013 Cumartesi
Artık Disleksi’ye neden olan genin bir adı var: DCDC2
Yaklaşık 5 milyon Alman okuma-yazmaya bağlı öğrenme güçlüğü çekiyor. Olgulara bakıldığında bu kişilerin sıkça aynı aileden olduğu gözlenmiş. Bu yüzden dislekside kalıtsal özelliklerin önemli rol oynadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Marburg, Würzburg ve Bonn Üniversiteleri’nden araştırmacılar Stockholm Karolinska Üniversitesi’nden İsveçli meslektaşlarıyla ortak bir çalışma yürütüyorlardı. Ciddi okuma-yazma sorunlu Alman çocuklar üzerinde yaptıkları incelemede sonunda olumsuz katkısı olan geni gösterebildiler. Tam olarak hastalıktaki etkisi açıklığa kavuşmamakla birlikte, gelişme sürecindeki beyin dokusunda sinir hücrelerinin göçünü etkilediği düşünülüyor.
Yıllardır Marburg ve Würzburg Üniversitesi’nden psikologlar, içinde en azından bir dislektik çocuk bulunan aileleri incelediler. Bunlardan çok sayıda kan örnekleri aldılar ve sonunda doğru gene ulaştılar. Ekibe önderlik eden Marburg Üniversitesi’nden Dr. Gerd Schulte-Körne bulguları açıkladı.
Bu gen daha önce ABD ve İngiltere’deki araştırmacıların buldukları üzere 6. kromozomun bir bölgesindeydi. Ancak Alman-İsveçli araştırmacılar konuyu daha da derinleştirdiler ve bu gene ait bölgeyi tam olarak belirlediler. DCDC2 adı verilen gen, gelişmekte olan beyin dokusunda sinir hücresi göçünü etkilemekteydi.
DCDC2 genindeki değişim sıklıkla disleksiye sebebiyet veriyordu. Değişikliğe uğramış gen varyantları çocuklarda okuma-yazma güçlükleri oluşturmaktaydı. Bu genle, konuşma ve yazma süreci arasında güçlü bağlantılar olduğu açıktı. Araştırmacılar bundan sonra DCDC2’yi daha iyi inceleyip neden değişikliğe uğramış çocuklarda disleksiye yatkınlık oluştuğunu ve bunun patofizyolojik sürecini öğrenmeye çalışacaklar.
Tüm Almanlar’ın yüzde 5’i dislektik. Yüksek entelektüel başarı ve düzenli okul devamına rağmen okuma güçlükleri ve yazmayla ifadede zorluklar yaşıyorlar. Pek çok çocukta bu sorun geç fark edilebiliyor ve o ana kadar psikolojik problemler başlamış oluyor. Okul kaynaklı endişe ve depresyon sonucu intihar düşüncesi bile oluşabiliyor.
Çev. Dr. Ebru Oktay
KAYNAK
- http://www.journals.uchicago.edu/AJHG
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
