Eski Türklerde eğitim ile ifade ettiğimiz sürecin başlangıcı
olarak Hun Devleti’nde eğitime değinecek olursak; Hun Devleti’nin tarihte
göstermiş olduğu siyasi ve askeri başarılar iyi bir askerlik ve savaş eğitimi
gördüklerini göstermektedir. Bu dönemde özellikle askerlik eğitimine çok önem
verilmiştir. Hunlar, çocuklarının iyi bir asker olarak yetişmesine önem verirlerdi.
Çünkü ilk Türk devletlerinde halk ile ordu düzeni birbiri ile ilişkili idi. Bu
durum ordu-millet kavramı ile ifade edilmiştir. Doğum, ad verme günleri
törenlerle kutlanırdı. Çocuklar daha küçükken at niyetiyle koyunlara biner, kuş
ve fareleri okla vurmaya çalışır, ava götürürlerdi. Onların biraz büyüyünce ata
binmeleri de yine törenlerle kutlanır, o gün çocuğa at teslim edilir, at yarışları
yapılırdı.
Hun Devletlerinde hayat şartları gereği gerekli olan mesleki eğitime de önem verildiği görülmektedir. Özelliklede usta-çırak ilişkisi içinde bazı becerilerin kazandırıldığı görülmektedir. Bu mesleki eğitimin yaygın bir şekilde uygulanması sonucu olarak da kürk, halı, madenî eşya ve silah yapımında, el zanaatları, altını ve demiri işleme konusunda başarılı oldukları görülmektedir.
Hunların okuryazar olması ile ilgili elimizde bazı veriler bulunmaktadır. Buna bir örnek verecek olursak; Asya Hun Hakanı Mete M.Ö. 176’da Çin İmparatoruna bir mektup göndermiştir. Gönderdiği bu mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askeri zaferlerini önce “Gök Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmiştir. Başka bir örneğe daha bakacak olursak; bir Hun ileri geleninin Hunca adı yazılı bulunan bir eşyasının bulunmuş olmasıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, Çin kaynaklarının IV-V. yüzyılda Çin’de kurulan ve Güney Hunlarının devamı olan dört Hun devletiyle (Han veya İlk Chao (304-329), Sonraki Chao (319-352) Hsia (407-431) ve Kuzey Liang (397-439) adlı devletler) ilgili verdiği bilgilerde Hunların yazıya geçmiş olduklarına dair ipuçları bulunduğu belirtilmektedir. Çin topraklarını ele geçirir geçirmez kendilerini Çin’in yeni hakimleri ilan eden bu Hun devletlerinin imparatorları, devletlerinin kısa ömürlerine rağmen olağanüstü saraylar, binalar, köprüler yaptırmış, yeni kanunlar çıkarmış ve en önemlisi eğitime birinci planda yer vermişlerdir. Ayrıca bu devletlerin liderleri çeşitli sebeplerle yazıtlar diktirmiş oldukları ancak daha da önemlisi bu devletlerin bazıları kanunname, bazıları ise kendi tarihlerini de kapsayan çeşitli kitaplar yazdırdıkları ortaya konulmaktadır. Zaman içerisinde Hindistan ve Orta Asya yoluyla Çin’e gelen Budizmi kabul eden Hunlar kutsal Budist metinlerinin tercüme edilmesinde çok büyük rol oynamışlardır.
Hun Devletindeki eğitim durumunun birçok yönden Köktürk Devleti’nde de devam ettiğini görmekteyiz. Bunda Köktürkler ile Hunların hayat tarzlarının birçok yönden benzer olmasının etkisi büyüktür. Hunlarda olduğu gibi Köktürklerde de törenin ve geleneklerin eğitimde yeri büyüktür. Bu yazılı olmayan eğitim ilkeleri ile kişinin geleneklere uyum sağlayabilmesi amaçlanmaktaydı. Bu devamlılığın yanında Köktürklerle ilgili elimizde daha fazla bilgiler bulunmaktadır. İlk Türk Devletlerinden olan Köktürk Devleti dönemi birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da bir dönüm noktasıdır. Hunlara göre Köktürklerin 38 harfli gelişmiş bir alfabelerinin olması, yazılı eserler bırakmaları bu dönüm noktasını ortaya koyan farklılıklardır. Köktürk dönemi Türk tarihinin kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olmak bakımından da bir dönüm noktasıdır. Bu farklılıklardan dolayı Köktürklerin yazı konusunda örgün bir eğitim yaptıkları sonucuna -kesin olmamakla beraber- ulaşabiliriz.
Hun Devletlerinde hayat şartları gereği gerekli olan mesleki eğitime de önem verildiği görülmektedir. Özelliklede usta-çırak ilişkisi içinde bazı becerilerin kazandırıldığı görülmektedir. Bu mesleki eğitimin yaygın bir şekilde uygulanması sonucu olarak da kürk, halı, madenî eşya ve silah yapımında, el zanaatları, altını ve demiri işleme konusunda başarılı oldukları görülmektedir.
Hunların okuryazar olması ile ilgili elimizde bazı veriler bulunmaktadır. Buna bir örnek verecek olursak; Asya Hun Hakanı Mete M.Ö. 176’da Çin İmparatoruna bir mektup göndermiştir. Gönderdiği bu mektupta, kendisinin Tanrı tarafından tahta çıkarıldığını kaydederek, askeri zaferlerini önce “Gök Tanrı’nın inayeti” ile kazandığını belirtmiştir. Başka bir örneğe daha bakacak olursak; bir Hun ileri geleninin Hunca adı yazılı bulunan bir eşyasının bulunmuş olmasıdır. Son zamanlarda yapılan çalışmalarda, Çin kaynaklarının IV-V. yüzyılda Çin’de kurulan ve Güney Hunlarının devamı olan dört Hun devletiyle (Han veya İlk Chao (304-329), Sonraki Chao (319-352) Hsia (407-431) ve Kuzey Liang (397-439) adlı devletler) ilgili verdiği bilgilerde Hunların yazıya geçmiş olduklarına dair ipuçları bulunduğu belirtilmektedir. Çin topraklarını ele geçirir geçirmez kendilerini Çin’in yeni hakimleri ilan eden bu Hun devletlerinin imparatorları, devletlerinin kısa ömürlerine rağmen olağanüstü saraylar, binalar, köprüler yaptırmış, yeni kanunlar çıkarmış ve en önemlisi eğitime birinci planda yer vermişlerdir. Ayrıca bu devletlerin liderleri çeşitli sebeplerle yazıtlar diktirmiş oldukları ancak daha da önemlisi bu devletlerin bazıları kanunname, bazıları ise kendi tarihlerini de kapsayan çeşitli kitaplar yazdırdıkları ortaya konulmaktadır. Zaman içerisinde Hindistan ve Orta Asya yoluyla Çin’e gelen Budizmi kabul eden Hunlar kutsal Budist metinlerinin tercüme edilmesinde çok büyük rol oynamışlardır.
Hun Devletindeki eğitim durumunun birçok yönden Köktürk Devleti’nde de devam ettiğini görmekteyiz. Bunda Köktürkler ile Hunların hayat tarzlarının birçok yönden benzer olmasının etkisi büyüktür. Hunlarda olduğu gibi Köktürklerde de törenin ve geleneklerin eğitimde yeri büyüktür. Bu yazılı olmayan eğitim ilkeleri ile kişinin geleneklere uyum sağlayabilmesi amaçlanmaktaydı. Bu devamlılığın yanında Köktürklerle ilgili elimizde daha fazla bilgiler bulunmaktadır. İlk Türk Devletlerinden olan Köktürk Devleti dönemi birçok konuda olduğu gibi eğitim konusunda da bir dönüm noktasıdır. Hunlara göre Köktürklerin 38 harfli gelişmiş bir alfabelerinin olması, yazılı eserler bırakmaları bu dönüm noktasını ortaya koyan farklılıklardır. Köktürk dönemi Türk tarihinin kendi öz kaynaklarına kavuştuğu dönem olmak bakımından da bir dönüm noktasıdır. Bu farklılıklardan dolayı Köktürklerin yazı konusunda örgün bir eğitim yaptıkları sonucuna -kesin olmamakla beraber- ulaşabiliriz.
Kültür tarihçileri tarihte ilk Türk ismini kullanan Köktürk
Devletine ait olan Köktürk anıtlarını, bir kültürün gelişmişlik alâmeti
saymışlardır. Köktürklerin bu abideleri kendi alfabeleriyle yazmalarının ayrı
bir önemi de bulunmaktadır.
Bugüne kadar Türklerde yazı konusunda birçok çalışmalar yapılmış olmasına rağmen elimizde olan şüphesiz en önemli veri Orhun Anıtları’dır. Bu yazılanlardan önemli bazı şeyler öğrenebiliyoruz. Anıtlara yazılan yazılarda kuvvetli bir ulusal eğitimin varlığı dikkat çekmektedir.
Köktürk anıtlarının en büyük göstergesi bir kültür birikiminin yansıması olmasıdır. Böyle bir birikim ancak eğitim yolu ile bu derece önem kazanmış olsa gerektir. Bu durumu yansıtan birkaç örnek değerlendirmeye yer verelim:
Arkeolog Sprengling Tonyukuk Kitabesini şu şekilde değerlendirmektedir: “Avrupalı dillerinde, Yunanca, Latince, Mısırca, Babil, Hitit, Elâm dillerinde, Sinâ dilinde, İbranî, Fenike, Arâmî, Nebatî, Falmîra, Süryanî Dillerinde, Güney ve Kuzey Arap Dillerinde, Eski Frasça, Pehlevî ve Modern Farsça’da, kitabeler gördüm. Tonyukuk kitâbesi düzeyinde bir yapıta, bir sanatsal inceliğe, böylesi açık ve güzel ifade edilmiş cümlelere bir başka yerde daha rastlamadım”.
Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN Köktürk anıtları ile ilgili genel şu tespitlerde bulunmuştur: “Bu anıtlar her şeyden önce bizim dil anıtlarımızdır. İçinde tarihimiz var, içinde edebiyatımız var, içinde dinî anlayışımız var, sosyal anlayışımız var, devlet anlayışımız var, kültürümüze ait parçalat var; ama her şeyden önce onlar bizim dil anıtlarımız. Bugün bütün Türk lehçelerinin, Türk yazı dillerinin ikisi hariç, hepsinin kökü, atası Köktürk anıtlarına dayanıyor. Pek çok milletin ilk yazılı metinleri, ilk yazılı belgeleri birkaç satırdır, belki yarım sayfadır. Macarların altı satırlık bir metni üzerinde ciltlerce kitaplar yazılmıştır. İlk Macarca metin altı satırlıktır.”. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ ise bu konuyla ilgili olarak: “Almancanın en eski yazılı metinleri Merseburg büyü tekerlemeleri denen M.S. 750’lerden sonraya ait iki küçük metindir. İngilizcenin ilk yazılı belgeleri de M.S. 750’lerden sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. Fransızcanın en eski yazılı belgesi, M.S. 842 tarihli Les Serments de Strasbourg (Strasbourg adları) dır ve küçük bir siyasî antlaşmadır.” Bunun yanında ise 730’larda yazılan önemli konularda bilgi veren Köktürk anıtları ise binlerce kelimeden oluşmaktadır.
Hiç şüphesiz Köktürk Devleti döneminde yazılan Köktür Anıtları, Türklerin anıtlar üzerine yazılar yazmasının ilk yazılı örneği değildi. Köktürk Anıtlarından öncede Türkçenin ilk yazılı kanıtları olmuştur. Örneğin 581 yılına ait ve I. Türk Kağanlığı’nın resmi kitabesi olan, üstelik Soğd diliyle ve Soğd harfleriyle yazılmış, yanında Brahmi harfleriyle Sanskritçe metin de yeralan, ama Türkçe olmayan bir Bugut Kitabesi vardır. Bu kitabenin II. Türk Kağanlığı döneminde olduğu gibi Türkçe değil de Türklerin siyasi/diplomatik, ticari ve kültürel alanlarda sürekli kullandıkları Soğd’ların diliyle yazılmış olması belki de sadece aristokrat bir tabakaya, yani okuma yazma bilen idareci zümreye hitap ettiğinin bir göstergesi olabilir; ayrıca Sogdca, o devirlerde, beynelminel bir dil diyebileceğimiz “lingua franca” olarak kullanılıyordu. Bu kitabeler belki devletin sadece üst makamına hitap ediyordu, belki de Türkçeyi ifade edecek “Orhun alfabesi” bu dönemde o kadar gelişmemişti. Ayrıca Göktürk hükümdarlarının, 6. yüzyılda Çin imparatorlarına Türkçe olarak mektuplar yazdığı biliniyor. 18 Yenisey mezar taşları ise daha da eski tarihlere çıkar.
Yapılan araştırmalar Köktürklerin, Orhun Anıtları dışında, mezar taşların, dağlardaki sabit kayaların, ağaç ve kemiklerin, , bıçak, tabak, çanak, bardak, küp gibi madenî ve toprak ev araç gereçlerinin, altın, gümüş, bronz, demir, kemik dibi paraların, kılıç gibi silâhların, tarak, bilezik, yüzük, küpe, kemer tokası gibi süs eşyaların, atın geminde kısaca günlük hayatta kullanılan daha bir çok eşyanın üzerine pek çok yazı yazdıklarını ortaya koymuştur. Örneğin, Altay dağlarında kayalarda, yolları gösterici, sosyal ve günlük yaşayışa ait bir çok yazı bulunmuştur. Küp, tabak gibi ev eşyaları üzerinde sihirsel yazılar, ya da bunların hangi amaçla kullanıldıkları ve kime ait olduklarını gösteren yazılar görülmektedir. Bunlardan biri, bir küpün, nişanlanan bir kız için armağan olarak alındığını bildirir. Bunlar bize, Köktürklerin yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını, okuryazarlığın yaygın olduğunu göstermektedir.
Bugüne kadar Türklerde yazı konusunda birçok çalışmalar yapılmış olmasına rağmen elimizde olan şüphesiz en önemli veri Orhun Anıtları’dır. Bu yazılanlardan önemli bazı şeyler öğrenebiliyoruz. Anıtlara yazılan yazılarda kuvvetli bir ulusal eğitimin varlığı dikkat çekmektedir.
Köktürk anıtlarının en büyük göstergesi bir kültür birikiminin yansıması olmasıdır. Böyle bir birikim ancak eğitim yolu ile bu derece önem kazanmış olsa gerektir. Bu durumu yansıtan birkaç örnek değerlendirmeye yer verelim:
Arkeolog Sprengling Tonyukuk Kitabesini şu şekilde değerlendirmektedir: “Avrupalı dillerinde, Yunanca, Latince, Mısırca, Babil, Hitit, Elâm dillerinde, Sinâ dilinde, İbranî, Fenike, Arâmî, Nebatî, Falmîra, Süryanî Dillerinde, Güney ve Kuzey Arap Dillerinde, Eski Frasça, Pehlevî ve Modern Farsça’da, kitabeler gördüm. Tonyukuk kitâbesi düzeyinde bir yapıta, bir sanatsal inceliğe, böylesi açık ve güzel ifade edilmiş cümlelere bir başka yerde daha rastlamadım”.
Prof. Dr. Ahmet Bican ERCİLASUN Köktürk anıtları ile ilgili genel şu tespitlerde bulunmuştur: “Bu anıtlar her şeyden önce bizim dil anıtlarımızdır. İçinde tarihimiz var, içinde edebiyatımız var, içinde dinî anlayışımız var, sosyal anlayışımız var, devlet anlayışımız var, kültürümüze ait parçalat var; ama her şeyden önce onlar bizim dil anıtlarımız. Bugün bütün Türk lehçelerinin, Türk yazı dillerinin ikisi hariç, hepsinin kökü, atası Köktürk anıtlarına dayanıyor. Pek çok milletin ilk yazılı metinleri, ilk yazılı belgeleri birkaç satırdır, belki yarım sayfadır. Macarların altı satırlık bir metni üzerinde ciltlerce kitaplar yazılmıştır. İlk Macarca metin altı satırlıktır.”. Prof. Dr. Yahya AKYÜZ ise bu konuyla ilgili olarak: “Almancanın en eski yazılı metinleri Merseburg büyü tekerlemeleri denen M.S. 750’lerden sonraya ait iki küçük metindir. İngilizcenin ilk yazılı belgeleri de M.S. 750’lerden sonraya ait küçük şiir parçalarıdır. Fransızcanın en eski yazılı belgesi, M.S. 842 tarihli Les Serments de Strasbourg (Strasbourg adları) dır ve küçük bir siyasî antlaşmadır.” Bunun yanında ise 730’larda yazılan önemli konularda bilgi veren Köktürk anıtları ise binlerce kelimeden oluşmaktadır.
Hiç şüphesiz Köktürk Devleti döneminde yazılan Köktür Anıtları, Türklerin anıtlar üzerine yazılar yazmasının ilk yazılı örneği değildi. Köktürk Anıtlarından öncede Türkçenin ilk yazılı kanıtları olmuştur. Örneğin 581 yılına ait ve I. Türk Kağanlığı’nın resmi kitabesi olan, üstelik Soğd diliyle ve Soğd harfleriyle yazılmış, yanında Brahmi harfleriyle Sanskritçe metin de yeralan, ama Türkçe olmayan bir Bugut Kitabesi vardır. Bu kitabenin II. Türk Kağanlığı döneminde olduğu gibi Türkçe değil de Türklerin siyasi/diplomatik, ticari ve kültürel alanlarda sürekli kullandıkları Soğd’ların diliyle yazılmış olması belki de sadece aristokrat bir tabakaya, yani okuma yazma bilen idareci zümreye hitap ettiğinin bir göstergesi olabilir; ayrıca Sogdca, o devirlerde, beynelminel bir dil diyebileceğimiz “lingua franca” olarak kullanılıyordu. Bu kitabeler belki devletin sadece üst makamına hitap ediyordu, belki de Türkçeyi ifade edecek “Orhun alfabesi” bu dönemde o kadar gelişmemişti. Ayrıca Göktürk hükümdarlarının, 6. yüzyılda Çin imparatorlarına Türkçe olarak mektuplar yazdığı biliniyor. 18 Yenisey mezar taşları ise daha da eski tarihlere çıkar.
Yapılan araştırmalar Köktürklerin, Orhun Anıtları dışında, mezar taşların, dağlardaki sabit kayaların, ağaç ve kemiklerin, , bıçak, tabak, çanak, bardak, küp gibi madenî ve toprak ev araç gereçlerinin, altın, gümüş, bronz, demir, kemik dibi paraların, kılıç gibi silâhların, tarak, bilezik, yüzük, küpe, kemer tokası gibi süs eşyaların, atın geminde kısaca günlük hayatta kullanılan daha bir çok eşyanın üzerine pek çok yazı yazdıklarını ortaya koymuştur. Örneğin, Altay dağlarında kayalarda, yolları gösterici, sosyal ve günlük yaşayışa ait bir çok yazı bulunmuştur. Küp, tabak gibi ev eşyaları üzerinde sihirsel yazılar, ya da bunların hangi amaçla kullanıldıkları ve kime ait olduklarını gösteren yazılar görülmektedir. Bunlardan biri, bir küpün, nişanlanan bir kız için armağan olarak alındığını bildirir. Bunlar bize, Köktürklerin yazıyı toplum hayatının her alanında kullandıklarını, okuryazarlığın yaygın olduğunu göstermektedir.
Hunlar ve Köktürklerde devam eden hayat biçimlerinin Uygurlar
dönemine gelindiğinde bir dizi değişiklik gösterdiğini görüyoruz. Bu durumun
oluşmasında kentler de yerleşik hayattın daha önemli olması ve Uygurların
önceki Türklere göre diğer kültürlere daha fazla açılmış olmalarıdır. Ayrıca
oluşan hayat tarzındaki farklılıkta Budizm'i ve Maniheizm dinini benimsemelerinin
de etkisi olmuştur.
Uygurlarda okuryazarlık artmış ve toplumun bilgi düzeyi yükselmiştir. Okuma yazma ve kültür düzeylerinin yüksek olmasının da etkisiyle olsa gerek başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Son yapılan araştırmalarda Uygurlarda plânlı ve örgün eğitim-öğretimin de var olduğuna dair bilgilere ulaşılmıştır. İlk Türk devletlerinden Uygurlara ait son yapılan araştırmalarla en büyük farklılık örgün eğitimin yapıldığına, okul kurumunun olduğuna ait elde edilen bilgilerdir. Yapılan son çalışmalar ile Uygur dönemine ait 23 tane okul listesinin bulunduğu belirtilmektedir. Bunun yanında yine Uygurlar ile ilgili olarak mabetlerinde bir kitaplık bulunduğunu öğreniyoruz. Mesela Turfan şehri yakınlarında yapılan kazılarda kitaplarla birlikte kütüphaneler de bulunmuştur.
Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız örnekler, Eski Türklerde eğitim sisteminin yapısı hakkında çok net bilgileri belirtmemize imkân vermese de bu hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmediğini göstermektedir. Belirttiğimiz bilgiler yeterli olmasa da en azından Eski Türklerde eğitim konusunda araştırmacıların yapması gereken daha çok çalışma olduğunu belirtebiliriz.
Uygurlarda okuryazarlık artmış ve toplumun bilgi düzeyi yükselmiştir. Okuma yazma ve kültür düzeylerinin yüksek olmasının da etkisiyle olsa gerek başka devletlere kâtip, bürokrat, çevirmen, danışman, öğretmen olarak hizmet verecek kadar bilgili, kültürlü yetişiyorlardı. Son yapılan araştırmalarda Uygurlarda plânlı ve örgün eğitim-öğretimin de var olduğuna dair bilgilere ulaşılmıştır. İlk Türk devletlerinden Uygurlara ait son yapılan araştırmalarla en büyük farklılık örgün eğitimin yapıldığına, okul kurumunun olduğuna ait elde edilen bilgilerdir. Yapılan son çalışmalar ile Uygur dönemine ait 23 tane okul listesinin bulunduğu belirtilmektedir. Bunun yanında yine Uygurlar ile ilgili olarak mabetlerinde bir kitaplık bulunduğunu öğreniyoruz. Mesela Turfan şehri yakınlarında yapılan kazılarda kitaplarla birlikte kütüphaneler de bulunmuştur.
Buraya kadar ortaya koymaya çalıştığımız örnekler, Eski Türklerde eğitim sisteminin yapısı hakkında çok net bilgileri belirtmemize imkân vermese de bu hiçbir şey söyleyemeyeceğimiz anlamına gelmediğini göstermektedir. Belirttiğimiz bilgiler yeterli olmasa da en azından Eski Türklerde eğitim konusunda araştırmacıların yapması gereken daha çok çalışma olduğunu belirtebiliriz.
